(1642 -1727) Bilimin öncülerini tarih sürecinde bir dizi
yıldız olarak düşünürsek, dizide konum ve parlaklığıyla
hepsini bastıran iki yıldız vardır: Newton ve Einstein.
Yaklaşık iki yüz yıl arayla ikisi de fiziğin en temel
sorunlarını ele aldılar; ikisinin de getirdiği çözümlerin
madde ve enerji dünyasına bakışımızı kökten değiştirdiği
söylenebilir.
Newton Galileo ile Kepler'in; Einstein, Newton ile
Maxwell'in omuzlarında yükselmiştir. Newton çok yanlı bir
araştırmacıydı: matematik, mekanik, gravitasyon ve optik
alanlarının her birindeki başarısı tek başına bir bilim
adamını ölümsüz yapmaya yeterdi. Yüzyılımıza gelinceye dek
her alanda bilime model oluşturan fiziksel dünyanın mekanik
açıklamasını büyük ölçüde ona borçluyuz.
Isaac Newton İngiltere'de sıradan bir çiftçi ailesinin
çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası doğumundan önce ölmüştü.
Prematür doğan, cılız ve sağlıksız bebek yaşama umudu
vermiyordu, ama tüm olumsuzluklara karşın büyümekten geri
kalmadı. Çocuk daha küçük yaşlarında ağaçtan mekanik
modeller yapmaya koyulmuştu; eline geçirdiği testere, çekiç
ve benzer araçlarla ağaçtan yel değirmeni, su saati, güneş
saati gibi oyuncaklar yapıyordu. El becerisi dikkat çeken
bir incelik sergiliyordu.
Newton'un üstün öğrenme yeteneği amcasının gözünden kaçmaz.
Bir din adamı olan amca aydın bir kişiydi; çocuğun
çiftçiliğe değil, okumaya yatkın olduğunu fark etmişti.
Amcasının sağladığı destekle Newton yörenin seçkin okulu
Grantham'a verilir. Ne ki, çocuğun bu okulda göz alıcı bir
başarı ortaya koyduğu söylenemez.
Bedensel olarak zayıf ve çelimsiz olan Newton, her fırsatta,
zorbalık heveslisi kimi okul arkadaşlarınca hırpalanarak
horlanır. Newton'un ilerde belirginlik kazanan çekingen,
geçimsiz ve kuşkulu kişiliğinin, geçirdiği bu acı deneyimin
izlerini yansıttığı söylenebilir. Belki de bu yüzden Newton,
bilimsel ilişkilerinde bile yaşam boyu kimi tatsız
sürtüşmelere düşmekten kurtulamaz.
Okulu bitirdiğinde, ülkenin en seçkin üniversitesine gitmeye
hazırdır. Yine amcasının yardımıyla, 1661'de Cambridge
Üniversitesi'nde öğrenime başlar. Matematik ve optik
ilgilendiği başlıca iki konudur. Üniversiteyi bitirdiği yıl
(1665), ülkeyi silip süpüren bir salgın hastalık nedeniyle
bütün okullar kapanır; Newton baba çiftliğine döner.
Doğanın dinlendirici kucağında geçen iki yıl, yaşamının en
verimli iki yılı olur: gravitasyon (yerçekimi) kuramı,
kalkülüs ve ışığın bireşimine ilişkin temel buluşlarına
burada ulaşır. Einstein, "Bilim adamı umduğu başarıya otuz
yaşından önce ulaşamamışsa, daha sonra bir şey beklemesin!"
demişti. Newton yirmibeş yaşına geldiğinde en büyük
kuramlarını oluşturmuştu bile.
Newton Cambridge Üniversitesi'ne döndüğünde okutman olarak
görevlendirilir; ama çok geçmeden üniversitenin en saygın
matematik kürsüsüne, hocası Isaac Barrow'un tavsiyesiyle,
profesör olarak atanır. Matematik çalışmalarının yanı sıra
optik üzerindeki denemelerini de sürdüren Newton'un kısa
sürede bilimsel prestiji yükselir, 1672'de Kraliyet Bilim
Akademisine üye seçilir. Kendisine sorulduğunda başarısını
iki nedene bağlıyordu:
(1) devlerin omuzlarından daha uzaklara bakabilmesi,
(2) çözüm arayışında yoğun ve sürekli düşünebilme gücü.
Gerçekten işe koyulduğunda çoğu kez günlerce ne yemek ne
uyku aklına gelir, kendisini çalışmasında unuturdu.
Biraz önce belirttiğimiz gibi, Newton başlıca kuramlarının
ana çizgilerini genç yaşında oluşturmuştu. Ne var ki,
ulaştığı sonuçları açıklamada acele etmek şöyle dursun, onu
bu yolda yirmi yıl geciktiren bir çekingenlik içindeydi.
Dostu Edmund Halley'in (Halley kuyruklu yıldızını bulan
astronom) teşvik ve ısrarı olmasaydı, bilim dünyasının en
büyük yapıtı sayılan Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri
(1687'de yayımlanan kitap genellikle "Newton'un Principia'sı"
diye bilinir) belki de hiç bir zaman yazılmayacaktı. Bu
gecikmede bir neden de Robert Hooke adında dönemin tanınmış bilim
adamlarından biriyle aralarında süren kavgaydı.
Hooke, evrensel çekim yasasında kendisinin de öncelik payı
olduğu savındaydı (Newton'un bir başka kavgası Alman
filozofu Leibniz ileydi. Matematiğin çok önemli bir dalı
olan kalkülüs'ü ilk bulan kimdi? Leibniz'i fikir
hırsızlığıyla suçlayan Newton, filozofun resmen kınanmasını
istiyordu).
Üç ana bölümden oluşan Principia'nın ilk bölümü nesnelerin
devinimine ayrılmıştı. Eylemsizlik ilkesi ve serbest düşme
yasasıyla temelini Galileo'nun attığı bu konuyu Newton
kapsamlı bir kuram çerçevesinde işlemekteydi. Öyle ki, kökü
Aristoteles'e ulaşan iki bin yıllık geleneksel düşünce
yerini salt mekanik dünya görüşüne, belli sınırlar içinde
geçerliğini bugün de koruyan bir paradigmaya bırakmıştır
artık.
Galileo'nun deneysel olarak kanıtladığı eylemsizlik ilkesi
nitel bir kavramdı; Newton bu kavramı "kütle" dediğimiz
nicel bir kavrama dönüştürür, devinimin birinci yasası
olarak belirler.
pürüzsüz bir düzlemde A ve B gibi kütleleri değişik iki
nesne, sıkışık bir yayın karşıt uçlarına bastırılıp
bırakılsın. Yayın ters yönlerde eşit itme gücüne uğrayan
nesnelerden kütlesi daha büyük olan A'nın kayma ivmesi,
kütlesi daha küçük olan B'nin kayma ivmesinden daha azdır.
Buna göre, m1 ve m2 diye belirlenen kütleler, m1 / m2 = a2 /
a1 denkleminde gösterildiği üzere a1 ve a2 ivmeleriyle
tanımlanabilir.
Mekanik kuramın bir başka temel kavramı kuvvettir. Yukardaki
deneyde sıkışık yayın iki nesne üzerindeki itme kuvvetinin
eşitliğinden söz ettik. m1 a1 = m2 a2 olduğundan kuvvetler
de m1 a1 ve m2 a2 ile ölçülebilir. Buna göre, m kütlesi
üzerinde F gibi bir kuvvet a ivmesine yol açıyorsa, ivmeyle
kuvvet arasındaki ilişki şöyle belirlenebilir: F = ma
(kuvvet = kütle x ivme). Bu denklem Newton mekaniğinin
ikinci devinim yasasını dile getirmektedir.
Mekaniğin üçüncü yasası çoğumuzun günlük deneyimlerinden
bildiği bir ilişkiyi içermektedir: her etkiye karşı eşit
güçte bir tepki vardır. Örneğin, parmağımızı masaya
bastırdığımızda, masanın da parmağımız üzerinde eşit baskısı
olur.
Kütle, kuvvet gibi önemli kavramların nicel olarak
oluşturulması fiziğin birtakım geleneksel saplantılardan
arınmasını sağlayan büyük bir ilerleme olmuştur.
Aristoteles geleneğinde göksel nesnelerin çembersel
devinimleri açıklama gerektirmeyen "doğal" bir olaydı.
Dünyanın diğer gezegenlerle birlikte güneş çevresinde
döndüğünü ileri süren Copernicus bile çembersel devinim
öğretisine karşı çıkmadığı gibi bu devinimi açıklama arayışı
içine de girmemiştir. Galileo ile Newton mekaniğinde ise
yalnızca aynı doğrultuda tekdüze devinim doğaldır; devinimin
yön ya da hız değiştirmesi ancak bir dış kuvvetin etkisiyle
olasıdır. Kepler gezegenlerin güneş çevresindeki
devinimlerini güneşten kaynaklanan manyetik türden bir
kuvvete bağlamış, yerçekimi kavramına ipucu hazırlamıştı.
Newton'un "gravitasyon" dediği kuvvet gezegenlerin eliptik
yörüngeleriyle yerküredeki serbest düşmeyi açıklayan
evrensel bir güçtür. Buna göre, evrende var olan herhangi
iki nesne biribirini kütlelerinin çarpımıyla doğru,
aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak çeker.
İlişkinin matematiksel ifadesi:
(Denklemde F yerçekimi sabitini, m kütleyi d mesafeyi
simgelemektedir).
Newton'un gençliğinde ulaştığı ama yayımlamaktan kaçındığı
bu sonuç bir hipotez olarak başkalarınca da
tartışılmaktaydı. Nitekim, Kraliyet Bilim Akademisinin üç
üyesi (Robert Hooke, Edmund Halley ve Cristopher Wren)
eliptik yörüngelerin yerçekimiyle açıklanabileceği
sayındaydılar, ancak bu savı kendi aralarında
kanıtlayamamaktaydılar.
1684'de Halley sorunu Newton'a iletir. Yerçekimi hipotezini
yıllarca önce oluşturan Newton, bu arada, hipotezin
matematiksel yoldan kanıtlanmasını da gerçekleştirmişti.
Böylesine önemli bir çalışmanın yayımlanmadan kalmasını
doğru bulmayan Halley, tüm basım masraflarını yüklenerek
Newton'u daha fazla zaman yitirmeden kitabını (Principia'yı)
yazmaya ikna eder.
Bilim dünyası hayranlıkla karşıladığı bu ölmez yapıtta, ilk
kez, mekaniğin diğer yasalarıyla birlikte yerçekimi
kuramının, tüm kanıt ve içeriğiyle, matematiksel olarak
işlendiğini bulur. Kitapta, ayrıca, sıvı deviniminden güneş
ve gezegenlerin kütlelerinin hesaplanmasına, ay'ın
devinimindeki düzensizliklerden denizlerdeki gelgit
olaylarına değin pek çok sorunsal konuya açıklık
getirilmiştir.
Bir kuramın gücü, kapsadığı olgu alanının genişliğine
bağlıdır. Güçlü bir kuram başlangıçta açıkladığı olgularla
sınırlı kalmayan, yeni ya da beklenmeyen gözlem verilerine
açılabilen kuramdır. Bilim tarihinde bunun belki de en
başarılı örneğini Newton mekaniğinin verdiği söylenebilir.
Ancak geniş kapsamına karşın bu kuramın bir eksikliği daha
baştan belli olmuştu: yerçekimi gücünün uzay boşluğunda
biribirinden milyonlarca mil uzaklıktaki iki nesne arasında
bile varsanan etkisi nasıl bir düzeneğe bağlı olabilirdi?
"Uzaktan etki" diye bilinen, Newton'un kendisini de rahatsız
eden bu sorunun, Einstein'ın genel relativite kuramının
sağladığı açıklamaya karşın, bugün bile doyurucu bir
açıklığa kavuştuğu kolayca söylenemez.
Principia'nın yazılması yaklaşık iki yıl alır. Polemikten
kaçınan Newton, düzeysiz tartışmaları önlemek için Latince
kaleme aldığı kitabına yetkin örneğini geometride bulduğumuz
aksiyomatik bir biçim verir. Şöyle ki, Newton "öncül" diye
aldığı bir kaç temel ilkeden (devinim yasalarıyla yerçekimi
kuramından) fizik ve astronominin gözlemsel veya deneysel
olarak kanıtlanmış önermelerini (örneğin, Kepler'in üç
yasası ile Galileo'nun sarkaç, serbest düşme vb. yasalarını)
bir tür "teorem" olarak ispatlama yoluna gider.
Newton eşsiz yapıtıyla bilim dünyasını adeta büyüler; deyim
yerindeyse, ona yarı-ilâh gözüyle bakılmaya başlanır. Öyle
ki, dönemin tanınmış bir matematikçisi, "Acaba O'nun da
bizler gibi yeme, içme ve uyuma türünden günlük
gereksinmeleri var mıdır?" diye sormaktan kendim alamaz.
Newton, kuşkusuz ne bir ilâh, ne de günlük gereksinmeleri
yönünden diğer insanlardan farklıydı. Onu bilim tarihinde
yücelten üç özelliği vardı:
(1) üstün zekâ ve imge gücü;
(2) yoğun çalışma istenci;
(3) evreni anlama ve açıklama merakı.
Az ya da çok, tüm insanların paylaştığı bu özellikler,
Newton'da kendine özgü yaratıcı bir sentez oluşturmuştu.
Büyük bilim adamı ölümünden kısa bir süre önce kendinden
şöyle söz etmişti:
Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; ama ben kendimi, henüz
keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında
oynayan, düzgün bir çakıl taşı ya da güzel bir deniz kabuğu
bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum.

